«------[ YaŞaMAyA MEcBuRSuN ]------»

28/1/2008 - Üç kadın :))

Kategori: giRGiR yAZiLaR
Üç kadin arkadas bir kaza sonucu ayni anda hayatlarini kaybedip cennete giderler.
Cennetin kapisinda onlari karsilayan melek :> "Bizim burada uymaniz gereken tek kural var O da ördeklere dikkat edin sakin üstlerine basmayin" der.
Sonra kapi açilir üç kadin cennete girerler.Gerçekten de etrafta ördek doludur. Üstlerine basmamak adeta imkansizdir.
Dikkat etmesine ragmen kadinlardan biri >kazayla> bir> ördegin üstüne basar.
Hemen Cebrail belirir.Yaninda son derece >çirkin> bir> adam vardir.
Kadini kolundan adama kelepçeler ve "Ördegin >üstüne> basmanin cezasi olarak sonsuza kadar bu çirkin adama kelepçeli olarak yasayacaksin" der. Ikinci gün kadinlardan
biri yine kazayla bir ördegin üstüne basar ve Cebrail aninda yaninda çok çirkin bir adamla gelip onlari >kadina> ceza> olarak birbirlerine kelepçeler.
Üçüncü kadinin gözü bu olaylardan çok korkar.Digerlerinin akibetine ugramamak ve sonsuza kadar çirkin bir adama kelepçelenip yasamamak için her attigi adima acayip dikkat etmeye baslar.Aradan aylar geçer ve hiçbir ördegin üstüne basmaz.
Derken bir gün Cebrail belirir.Bu
kez yaninda boylu poslu inanilmaz derecede yakisikli bir adam
vardir.
Cebrail hiçbir sey söylemeden yakisikli adamla kadini kelepçeler ve yine birsey söylemeden çeker gider. Kadin artik mutluluktan uçmaktadir.
O güne kadar gördügü en> yakisikli adamla kelepçelenmistir. Adama döner ve "Ben acaba ne yaptim da sonsuza kadar senin gibi güzel bir adamla birlikte olmayi hak ettim" der.> Adam surati asik bir sekilde cevap verir.
"Vallahi seni bilmem ama ben az önce BİR ÖRDEĞİN üstüne bastim" der:)

Kuzenim Türkan ablama bu güzel fıkra için çok çok teşekkür ederim.. Saolasın ablacım, verilmiş sadakam varmış yoksa az kalsın bir ördeğin üstüne basıyordum.. ;) :)


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/1/2008 - Siz hangi 'Fobi'ye sahipsiniz?

Kategori: giRGiR yAZiLaR
Siz hangi 'Fobi'ye sahipsiniz?

Genellikle çocukluk yıllarında yaşananların etkisiyle ortaya çıkan yüzlerce ''fobi'' çeşidi insanların hayatını olumsuz etkiliyor. AA muhabirinin yaptığı araştırmaya göre, çoğu Latince olarak adlandırılmış bulunan ve bir kısmı toplumda daha sık bilinen yüzlerce fobi, çoğu kez literatürdeki adıyla bilinmese de insanlar tarafından yaşanıyor ve bunlar hayatı olumsuz etkiliyor.

Literatürdeki ''fobi''ler arasında Aviofobi: uçuş korkusu, Klostrofobi: kapalı yer korkusu, Batofobi: derinlik ya da yüksek binaların yanından geçmekten korkusu, Ailurofobi: kedilerden korkma gibi fobilerin yanı sıra pek duyulmamış Arakibutirofobi: yerfıstığı ezmesini yerken damağa yapışmasından korkma, Venüstrafobi: güzel kadınlardan korkma, Politikofobi: politikacılardan korkma, Peladofobi: kel insanlardan ya da kelleşmekten korkma ve Fobofobi: korkmaktan korkma gibi ilginç fobiler de var.

Diğer dikkat çekici birkaç fobi ise şöyle sıralanıyor:

''Eisoptrofobi: aynalardan korkma,
Erotofobi: cinsellikten korkma,
Filofobi: aşık olmaktan korkma,
Agirofobi: caddelerden korkma,
Antropofobi: insanlardan korkma,
Araknofobi: örümceklerden korkma,
Tokofobi: gebe kalmaktan ya da çocuk doğurmaktan korkma,
Triskaidekefobi: 13 sayısından korkma,
Tripanofobi: iğne olmaktan korkma,
Musofobi: farelerden korkma,
Nekrofobi: cesetten korkma,
Ofidiyofobi: yılanlardan korkma,
Okofobi: taşıtlardan korkma,
Rantofobi: herşeyden korkma,
Gametofobi: evlenmekten korkma,
Ksenofobi: yabancıdan korkma''

Dicle Üniversitesi (D.Ü) Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aytekin Sır, televizyonun korkuları tetikleyebildiğini vurgulayarak, seyredilen bir korku filminin insanlarda korkuyu tetikleyebildiğini ve film senaristlerinin de bu korkulardan hareket ettiklerini ifade etti.
Sır, en yaygın psikiyatrik rahatsızlıkların korkular olduğunu ve yapılan çalışmalara göre bunların toplumdaki yaygınlığının yüzde 10 civarında olduğunu sözlerine ekledi.


kaynak:e-posta süzgecim.Gmail saolsun.. :D

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/1/2008 - Uzak durulması gereken kadın ve erkekler

Kategori: giRGiR yAZiLaR
Hasretcicegim.blogcu.com'a sevgilerle...  Hmm güzel mailmiş.Saolasın. :)

Uzak durulması gereken kadın ve erkekler

Hatırlayalım, temel sorumuz şöyleydi: Kurduğumuz ya da kuracağımız ilişkinin geleceği ile ilgili doğru bir tahminde bulunmak mümkün müdür? İşaretleri iyi okursak pekala mümkün olduğunu söyleriz. Nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Beraberlikleri düzgün giden ve gitmeyen çiftler seanslarda birbirlerini anlatırlar. Bir, buradan biliyoruz.

İkincisi; evlilik sorunları en çok araştırılan konulardan biridir. Yani elimizde ciddi bir literatür mevcut. Şimdi sıra “evlilikte risk faktörleri” diyebileceğimiz bir liste ya da gavurcasıyla bir “check-list” oluşturmaya geldi.

Ama esas hedefin iş işten geçmeden önce işaretleri okuyabilmek olduğunu yani aşağıdaki listeden “feyz alabilmek” için ille de evli olmanın gerekmediğini bir kere daha tekrarlayalım. Ben kamuyu bilgilendirme görevimi yerine getirdim. Tanrı sizinle beraber olsun:

Geçmiş
* Travmatik yaşantılar (şiddet, cinsel taciz, terk, ihmal vb.)
* İlişkinin başlangıcı ile ilgili iyi ve güzel anıların olmaması
* “Bozuk” aile ilişkileri
* Aldatma
* Bağımlılık (alkol, madde vb.) Şimdi
* Eşinizin beğendiğiniz, değer verdiğiniz en az birkaç karakter özelliği yoksa
* Anne / baba karşıysa
* Eğitim / kültür farkı bir rahatsızlık olarak yaşanıyorsa
* İlişkinin ana motoru seks ise
* “Evlenince düzelir” diye düşünüyorsanız
* Beraberliğinizi / eşinizi sıkıcı buluyorsanız
* Durmadan “aslında ne demek istediğinizi” anlatmak zorunda kalıyorsanız
* Taraflardan biri hami, koruyucu rolünde ise
* Kuralların çiğnenebilir olduğunu düşünüyorsa
* Heyecan olsun diye tehlikeli işlere bulaşıyorsa
* Başkalarından daha fazla yatak arkadaşı olmuş ise
* İşinden atılıyor ya da aniden ayrılıyorsa
* Sürekli söz verip hiçbirini tutmuyorsa
* Rekabeti seviyor ama kaybetmeyi bilmiyorsa
* Sorumluluklarına sahip çıkması istenince kendini baskı altında hissediyorsa
* Talepleri yerine gelmeyince, geçerli açıklamalar olsa bile sinirleniyorsa
* İnsanlar onu ya seviyor ya da nefret ediyorsa
* Başkalarının iş yapış şeklinde genellikle hatalar buluyorsa
* Çok sık “beni seviyor musun” diye soruyorsa
* O bir mükemmeliyetçi ise
* İlişki büyük ölçüde onun kendini geliştirme aracı olarak kullanılıyorsa
* Tartışma tarzı ve içeriği
* Tartışmada iğneleme, alay, küçümseme, hor görme ve suçlama yer alıyorsa
* Kişiliğe ve karaktere yönelik hakaretleri ve aşağılamaları içeriyorsa
* Taraflardan biri veya ikisi küsüyor ve duvar örüyorsa
* Kişi kendini “artık dayanamaznefes alamaz” hissediyorsa
* Tarafların kırıldığı, üzüldüğü bir tartışmadan sonra ilişki tamir edilmiyorsa
* Sık sık sizi çok beğendiğini, sonra da hiç beğenmediğini söylüyorsa
* Sık sık ayrılıp tekrar bir araya geliniyorsa
* Kızgınlık ve öfke sıkça dışa vuruluyorsa
* Tartışmalar uzayıp bir sonuca bağlanmıyorsa
* “Basit” şeyler büyütülüyor ve mesele yapılıyorsa
* Tartışmalarda uzak geçmişle ilgili kötü anılar gündeme geliyorsa
* Kıskançlık sık gündeme geliyorsa
* Sizi yapmayı istemediğiniz bazı şeyleri yapmaya zorluyorsa
* Onun düşüncesi sizinkinden her zaman daha önemliyse
* Tartışmalarda genellikle uzlaşmaya yanaşmıyorsa
* Tartışmaların çoğundan o “galip çıkıyorsa”
* Kararların çoğunu o veriyorsa
* “Mesele uzamasın” diye genellikle siz alttan alıyorsanız

İlişkinizde genellikle olumsuz yanlarınızı gündeme getiriyorsa Ayrılmadan az önce ya da aldatmaya doğru Aşağıdaki belirtiler ön plana çıkmışsa ilişki neredeyse ömrünü tamamlamış denebilir:

* Beraberlikle ilgili sorunları çok ciddi buluyorsanız
* Sorunlardan söz etmek artık size yararsız görünüyorsa
* Sorunları kendi başınıza çözmeye çalışıyorsanız
* Paralel bir yaşam oluşmuşsa
* Kendinizi yalnız hissediyorsanız
* Yukarıdaki listede yer alan davranışların bazıları diğerlerine göre daha çok uyarıcı olmalı.

Bu davranışların birkaç tanesi bile yaşamınızı zehir edebilir. Bunların “evlendikten sonra geçeceğini” düşünmeyin. Büyük ihtimalle artarak devam edecektir. Değişme olasılığı yok mu? Tabii ki var. Özellikle bu davranışları gösteren kişinin kendisi de rahatsız oluyorsa, sizi mutsuz ettiğini düşünüyorsa ve bir profesyonel yardımı düşünebiliyorsa değişim pekala mümkün. Unutmayalım: Yukarıdaki davranışları gösteren kişilerin yaşamları hiç de kolay geçmemiştir. Bu insanlar, bu davranışların dışında son derece üstün yeteneklere ve karakter özelliklerine sahip olabiliyorlar. Eğer böyleyse yani ona değer veriyorsanız değişim için ona destek olmayı her zaman düşünebilirsiniz.
Yazan : Emre Konuk
Kaynaklar : Albert J. Bernstein Duygusal Vampirler, Alfa Yayınları, 2001 John Gottman & Nan Silver Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi, Varlık, 2001 Jeffry Larson, Should We Stay Together, Jossy-Bass, 2000
Kaynak : Sabah 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/12/2007 - Kestanesiz kış geçmez

Kategori: giRGiR yAZiLaR

   

Önce mis gibi kestane kebap kokusu burnuma çalındı. 40 yıllık dostumun sesini duymuşum gibi sevindim. Köşeyi döndüğümde de kaldırıma kurulu kestane tezgâhı karşıma çıktı; demek bir kez daha kestane mevsimi gelmişti. Aslında yazın bittiğini bir türlü kabullenemem. Leylekleri grup grup bizi terk ederken gördüğümde, bir an içim burkulur. Ama onlar kışlamaya giderken, henüz yazı dolu dolu yaşamakta oluruz; sonbaharın yaklaştığını gösteren bu ilk işaret çabucak unutulur.

Derken ilk yağmurlar gelir. Sıcaklardan bunaldığımız bir zamanda yağan bu yağmurları da sonbahar ile bağdaştırmaz, bizi serinlettiğini, kuruyan toprağı canlandırdığını düşünerek, yazın bittiği düşüncesini belleğimizin derinliklerinde bastırırız. Pastırma yazının sımsıcak günleri de mevsimin değiştiğini pek hissettirmez bizlere... Yaz saatinin sona erdiği ilk çalışma gününde, işten çıktığımda hava kararmıştır. İşte o zaman yazı geride bırakmanın hüznünü duyarım. Yağmurlar karla karışık yağmura, onlar da kara dönüşecek, İstanbul'da ulaşım önümüzdeki yaz, tatil mevsimi başlayıncaya kadar büsbütün ulaşılamaz hale gelecektir.

SOBADA PİŞİRİLİRDİ
İşte üzerime sonbahar depresyonunun çöktüğü böyle bir günde, beni çocukluğuma geri götüren kestane kebapla tekrar buluştum. Hemen bir külah doldurtup, yolda yürürken sıcak sıcak atıştırmaya başladım. Artık sonbahara ve onu izlemeye hazırlanan kışa daha kolay katlanabilecektim. Günümüz kaloriferli apartman çocukları için kestanenin, onunla sobalı evlerde tanışanlar kadar önemli olduğunu sanmıyorum. Onların televizyon öncesi dönemlerde radyo programlarını dinlerken, bir yandan da sobanın üzerinde kestane kebap yapma keyfini kavramaları da zor. Ama fazla nostaljinin de gereği yok. Bizim bir zamanlar soba üstünde yaptığımızı, günümüz modern fırınları daha da iyi başarabiliyor. 200 derecede ısıtılmış fırında 10 dakika kadar pişirildiğinde kestaneler istendiği kıvama geliyor. Yeter ki kestanenin bombeli tarafının kabuğu, keskin bir bıçakla haç şeklinde çizilmiş olsun. Aksi takdirde fırında pişerken genleşen kestane meyveleri, kabuklarını patlatarak fırının içinde zıplamaya başlıyor ve fırının içini temizlemek de kolay olmuyor. Kestaneyi kebap yapmak, onu pişirmenin tek yolu değil, ama özelliklerini en iyi ortaya çıkaran yöntem. Çünkü bu şekilde kestanenin hafif tatlımsı lezzeti ve mis gibi zarif aromaları içinde kalıyor. Haşlandığında ise lezzetinin bir bölümü suyuna akıp ziyan oluyor. Kestaneleri kebap yaptıktan sonra iş hemen bitmiyor. Meyveyi önce kavrulmuş dış kabuklardan ve hemen altındaki derimsi ikinci kabuğundan arındırmak gerekiyor. Bir başka yöntem de, kestaneyi püre haline getirmek. Macarların geliştirdiği bu kestane tatlısında sütün içinde haşlanan kestaneler, ince bir elekten geçirilip iyice püre haline getiriliyor. Sonra biraz vanilya, rom ya da portakal likörü ilave ediliyor. Benim tercihim, bu pürenin üzerine biraz sıcak çikolata sosu dökerek yemek. İster kebap yapılsın, isterse haşlansın, her iki yöntemde de içindeki nişastanın bir bölümü şekere dönüştüğü için, kestanenin o eşsiz tatlımsılığı ortaya çıkıyor. Meraklısı için küçük bir not; kestanenin içerdiği nişasta miktarı, patatesinkinin iki katı fazla. Bu özelliği nedeniyle eskiden Avrupa'nın yoksul toplumları kestaneyi öğütüp tahıl unu yerine kullanıyorlardı. Bugün bile İtalya'da 'necci' adı verilen, kestane unundan yoğrulup sıcak taşlar üzerinde pişirilen bir tür pide yapılıyor.

Anadolu'dan dünyaya yayılmış
Gündelik hayatımızda onsuz olamayacağımız pek çok bitki ve hayvan türü gibi, kestane de Anadolu'dan dünyaya yayılmış. M.Ö. 5. yüzyılda bizim topraklarımızdan önce Yunanistan'a taşınmış. İsa'nın doğduğu yıla gelindiğinde artık İtalya, İspanya ve Fransa'da da yetiştirilmekteymiş. Romalılar kestaneyi yaymada büyük çaba göstermişler. Portekiz, Kuzey Afrika ve Cermen topraklarında işgal ettikleri bölgelere de götürmüşler. Meyvesi bir yana, kerestesi, yaprakları, çiçekleri de son derece önemli kestanenin. İçerdiği zengin tanen sayesinde, kerestesini böceklere karşı ilaçlamak gerekmiyor; dökülen yaprakları ise gübre olarak bitkilere son derece yararlı. Arılar da çiçeklerinden, meraklılarının diğer bal çeşitlerine tercih ettiği 'kestane balı'nı yapıyorlar.

Kanser tehdidi altında
İlk kez 1909 yılında New York'taki bir parkta ortaya çıkan, 1939'da parkın bütün ağaçlarını kuruttuktan sonra hızla dünyaya yayılan bir tür mantar, ne yazık ki 1968'dan bu yana ülkemizin kestane ağaçlarına da dadandı. Kestane kanseri olarak bilinen bu hastalık, Bursa'nın o ünlü kestane şekerinin geleceğini de tehdit ediyor. Bursa'da 40 yıl önce yılda 5 bin ton olan kestane üretimi, bugün sadece bin ton. Karadeniz'deki geniş kestane ormanları da gün geçtikçe bu hastalık yüzünden yok oluyor. At kestanesi bambaşka bir bitki türü; bu ağacın meyvesi 'aesculin' adlı bir zehir içeriyor ve yenmiyor. Yenilebilir kestanenin ise iki farklı türü var. Bunlardan şeker kestanesi daha çok Ege'de üretilen, aşılı kestanelerden elde ediliyor; daha iri ve lezzetli, özellikle kestane şekeri yapımında kullanılıyor. Çoğunlukla Karadeniz'de yetiştirilen, aşılanmamış kestaneliklerden ya da ormanlardan elde edilen daha küçük ve ayıklanması çok daha zahmetli türe ise kuzu kestanesi' adı veriliyor. Eskiden, şeker kestanesi bol bol bulunurken, kuzu kestanesine kimse dönüp bakmazdı bile. Giderek kuzu kestanesine de razı olmaya başladık. İnşallah bütün dünyada kestane ağaçlarını tehdit eden hastalığa bir çare bulunur da çocuklarımız ve torunlarımız sonbaharın gerçek müjdecisi bu güzelim meyveden mahrum kalmazlar.

Ahmet Örs
Sabah Gazetesi Yazarı
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/12/2007 - Gariptir insanın psikolojisi.

Kategori: giRGiR yAZiLaR
Bu örnek o kadar orjinaldi ki çok hoşuma gitti..Bakalım siz ne diyeceksiniz.
    Adamın birisi dolmuş durağında beklemektedir, dolmuşa binip evine gidecektir ama sigarası da bitmiştir ve evde sigarasız kalmak istememektedir. Karşı kaldırımda ise bir büfe vardır. Adam yolun soluna doğru bakar ve dolmuşun gelip gelmediğini kontrol eder; dolmuş falan yoktur ortada. O an, karşıdaki büfeye gidip sigara alıp buraya dönebilirim diye düşünür ve hemen ardından şu düşünce şimşek gibi beynine çakar: "Ya Dolmuş Gelirse?" Bu durumda kararsız kalmıştır. Karşıya gidip sigara alsam mı ? yoksa dolmuşu kaçırmamak için burada mı beklesem, gitsem mi kalsam mı? gitsem mi kalsam mı? adam bu düşüncelerle iken dolmuş geliverir. Adam ihtiyatsız bir şekilde dolmuşa bine, şoföre parayı uzatır ve: "Abi bir kısa Marlboro" der.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda
...
Tickets
Son yazılarım
Bağlantılar
Arşiv
Kategoriler
Arkadaşlarım

ilker pamukçu
asimelek
deron
tezene
myhappyending
1sessizgemi3
kutsal blessed
cebimdekikelimeler
psikolojist
elvedahayat
ceren1991
ayingozyaslari
susmadim
meyvelerinfaydasi
abunaar
bilmece1
büsra meltem
mavilidus
azmavi
afsin68
silentsorrow
kingofalem
pisikoterapi
alternatifblog
dergahli
hasretcicegim
sonnsaatler
kyksanalavm
lovecharm14
1001kopru
abc2
yezdanla
siyasiyasi

.